27.4 C
İstanbul
Pazar, Temmuz 25, 2021

    Şelale Gültekin

    Çanakkale doğumlu, Marmarisli. Üç yaşında babasının görevi sonucunda Edirne’ye yerleşmiş. İlk, orta ve liseyi Edirne’de okumuş. 70 Lerin başları eğitim için İstanbul’a gelmiş, Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu mezunu. Pied de Poule Vintage’ın yaratıcısı, sahibi. Bir kız, bir erkek çocuğu olan, 3 torun sahibi.

    60’lı yılların İstanbul’una gitmeye ne dersiniz!

    Pied de Poule’un yaratıcısı Şelale Gültekin, bu hafta bizleri 60'ların Beyoğlu'na götürüyor. Çocukluk yıllarındaki Beyoğlu'nda unutulmaz bir deneyim yaşatıyor...  

    Beyoğlu 60'lar
    Beyoğlu 60’lar

    Gelin 60’lı yılların İstanbul’una gidelim. Günümüz nesline yalan gibi gelen yıllara. Yaşarken o kadar kanıksamışım ki, hep öyle geçecek sanmışım, daha güzele, en güzele gidecek gibi.
    Yanılmışım! Eğer bilse idim. Bu güzelim şehir bugünkü yokluk dönemini yaşayacak, daha iyi bakardım Boğaz sırtlarına, insanların zarafetini içime sindire sindire izlerdim.

     

    Gördüğüm her şeyi, meğerse son kez görüyormuşum, her geçen yılla bir şeyler azala azala gitmiş ama düzelir nasıl olsa deyip geçiştirmişim. Bileydim Narmanlı Han’ın taş sütunları beyaz, duvarları pembe sıvanın altında kalacak, hani alelade bir yapı gibi. Sanki avlusunda Bedri Rahmi gezinmemiş, Aliye Berger bir odasını stüdyoya dönüştürmemiş, tarihe değmemiş güzelim taş bina. Önünde bir fotoğraf çektirirdim. Keşke.. Keşke… Keşke..

    Şimdilerde biliyorum artık, bir daha geri gelmeyecek gidenler. Halbuki dokunduğumuz, gördüğümüz, hissettiğimiz beş duyumuzla tüm güzellikler dursa idi, İstanbul bir müze şehir olmaz mı idi. Olurdu, hem de Roma’nın çok daha önünde olurdu. Yazık çok yazık.

    Şimdi tekrar 60’lara gidelim ailemle kalantor markalı eski taksi içinde Şişhane’den Tünel’e çıkıyoruz. Bankalar caddesi ışıl ışıl. Cama yapışmışım, seyrediyorum binaları, insanları. Tünel Meydanı’nı arkada bırakınca ihtişam başlıyor. Beyoğlu bu puslu kış gününde kar yağarken bile en şık elbisesini giymiş bir assoliste dönüşmüş, cafcaflı. Biraz kadınsı, gösterişli.

    Başta Vakko olmak üzere bütün mağazalar vitrinleriyle bu görsele eşlik ediyor.
    Beyoğlu’nda görünmek bir üst sınıfa atlamak gibi görülmüş uzun yıllardır. 30’lu yıllarda, “Pera’ya çıkıyorum” sözü bile bir ekaliyet kimliğini çağrıştırırmış. Ondandır bu itina, dar bütçeli halkın, kıyafetine gösterdiği özende destek verir, kalabalığın zarafetine.

     

    Hava tam kış havasıdır, Tünel’e doğru artan konsolosluklar, tüm lambalarını yakmışlardır. Işıl ışıl masal sarayları gibidirler. Yakındaki Japon Bonmarşesi’nin önü ana baba çocuk kalabalığı içinde. Vitrini hayatımda görmediğimiz oyuncaklarla dolu. Çocuklar bağırış, çağrış. Anneler alamıyorlar vitrinin önünden.

    Lion Mağazası
    Lion Mağazası

    Lion Mağazası indirime girmiştir… Özellikle kadınlar en güzelini ucuza alma peşindedir.
    Korseciler, iç çamaşırcılar, eski taş mankenlerin üzerine giydirilmiş bağcıklı el yapımı korseleriyle benim ilgi odağımdır. Annem içeri girer, ben dibinde biter, seyrederim.

    Lebon, Markiz doludur. Eski Pera günlerini anımsatır. Beyoğlu’nun imzasıdır bu çok özel iki mekan. Dur yoruldum, bir kahve çay molası vereyim dersiniz, yer bulmak imkansızdır.
    Yüksek Kaldırım’daki Lale Plakçısından Tombe la neige diye söyleyen Adamo’nun buğulu sesi duyulur, kar yağar.. Müzik gittikçe uzaklaşır. Sanki Şanzelize’dir bu cadde. Bir anda zaman mekan kavramını unutursunuz. Bırakırsınız kendinizi caddenin ritüellerine.
    İnci dolur taşar, sanki bedava dağıtılıyordur profiterol.

     

    Ara sokaklardan birine saparsınız, gözünüz Rejans’ın kapısından başka bir hayatı anımsatan görüntüye takılır. Kalinkadır çalan, kaldırılan buz gibi sarı votka kadehleridir.
    Yaşama sevincinizi taaa iliklerinizde hissedersiniz. Babanız sizi kolunuzdan çekiştirip Atlantik Birahane’sine sokar. Birahane tıklım tıklımdır, gürültülüdür. Ayakta dikilirsiniz kocaman bir fıçının önünde, ortaya gelir kocaman porselen tabakta patates kızartması, kocaman bardaklarda buz gibi Arjantin fıçı biraları, babam küçük bir bardakta bana tattırır. Ne de olsa 12 yaşındasınızdır, kendinizi büyümüş hissedersiniz. İlk bira tadımında bira boğazını yaksa da fondip yapıp bitirirsiniz. Ohh be! Nihayet büyümüşsünüzdür, kendinizi özgürleşmiş hissedersiniz.

     

    Sinemalar, tiyatroların önünde kuyruk vardır. “Dr. Jivago” kuyruğumudur bu. Karaborsacılar bas bas bağırır. “Hadi Loca burada” diye.
    Bir şenliğin arasındasınızdır, nereye bakacağınızı şaşırırsınız. Arsızca her gördüğünüze saldırırsınız. Biraz önce Pan Pan’da köpüklü ayran eşliğinde sosisliyi götürmenize rağmen, Papağana girer fındık fıstık, sıcacık leblebileri ceplerinize doldurursunuz. Anneniz, Rebul’un meşhur lavanta kolonyasından almaya gider. Fitaş’ın önünde beklerken, günün bittiğine üzülürsünüz, yorgunluk aklınıza gelmez.
    Taksim’den taksi çevirir babanız, Gümüşsuyu’nun güzel binaları birer kuğu gibi dizilir yan yana.

     

    İTÜ’nün binasının önünden dönünce deniz gözükür.
    Kabataş’tan kalkan araba vapuru, yavaş yavaş gözden kaybolur, kar yağışında.
    Arabada sokulursunuz annenize, elleriniz buz gibidir. İçiniz titrer.
    Halbuki tüm gün eldiven bile giymek gelmemiştir aklınıza. Çocuk hayallerinizde “Beyoğlu” bir rüya semti olarak kalır. Onun içindir şimdilerde her sokağında çocukluğunuzdan bir iz aramanız.

    Yazarın Tüm Yazıları

    ÇOK OKUNANLAR

    EDİTÖRÜN SEÇİMİ